Sen misin beni mimleyen!? – Yayından kalkan televizyon harikaları

•Nisan 2, 2009 • Yorum Yapın

Sevgili Selim blog’unda beni mimlemiş. Afişe etmiş. Ama televizyon tarihine de güzelce göz kırpmış. Aklıma bazı şeyler getirdi.

Süper Baba
Ben ki dizinin yayında olduğu o dönemlerde bildiğin odun bir ergen olmama rağmen Süper Baba’da çok ağlamış bir insanım. Hala kim Fiko dese etrafımda, içim bir garip oluyor. Hakikatten çok güzel, tam yerinde tam zamanında ve tam ayarında bir yapımdı Süper Baba. DVD’leri çıksa alsak izlesek baştan sona keşke.

İkinci Bahar
Eşim dostum bilir, Şener Şen en beğendiğim aktörlerdendir. Hayır Türkiye’de değil, Dünya çapında böyle bu durum benim için. Aslında İkinci Bahar sırf Şener Şen ve Settar Tanrıöğen içerdiği için izlenmeyi hakediyordu ama, hikaye de ayrıca harikaydı. Kimileri kızabilir belki ama, Türkan Şoray’ın bence kariyerinde en yaşayarak oynadığı karakteri (Hanım) de bu dizideydi.

The Cosby Show
Cosby ailesini sanırım unutmam mümkün değil. Hayatımda bu kadar güldüğümü az hatırlarım. Dr. Huckstable rolünde Bill Cosby ve saygıdeğer ailesi, beni çizgi filmlerden uzak tutan nadir öğelerdendi televizyon tarihinde.

Alf
Herhalde yaşıtlarımın çoğu Alf’i hatırlıyor. Müşfik Kenter’in inanılmaz seslendirmesiyle TRT ekranlarından uzun zaman seyrettik Alf’i. Aklımda en çok kalan iki şey var Alf’e dair. Birincisi evin kedisini yemeye çalışması, ikincisi ise şaşırdığı şeylere hafif burun kıvırırdı. Çok gülerdim. Harika bir diziydi. Yine olsa yine baştan aşağı izlerim herhalde.

Rahmetli anneannem körfez savaşı zamanında birgün odama girdi. Kalk Alf başladı demişti. Nasıl heyecanla kalktım televizyon başına koştum anlatamam. Bakıyorum, ekran karanlık. Bazı beyaz noktalar uçuşup duruyor. “E hani açsanıza Alf nerede?” dedim. Meğer anneannem “Harp başladı” demiş. Körfez savaşına da böyle garip bir beklentiyle tanıklık ettim.

Bu arada, Alf’i uzun zaman AT sanmıştım bu arada ben sevgili okur. Böyle bir adamın yazdıklarını okuyorsun haberin olsun.

Tatlı Kaçıklar
Kim nasıl unutabilir? Ben hayatımda bu kadar güldüğümü nadir hatırlıyorum. Mehmet Ali Erbil’in kotardığı o inanılmaz absürd mizah bile yeterdi ama. Ben Tarumar Kırbaç’ın ağzından çıkan progresif sıfatlara ayrı bir hastaydım. (Çiçek Desenli Zebralar mı istersin, hijyenik bidon mu istersin.. Artık ne istersen)

Tatlı kaçıklar’daki Tolgahan’ı hatırlayanınız var mı bilmem? Şimdinin Mematisi olur kendisi. Öyle badilerin taytların içinde.. Hahah. KV’cilere hatırlatmak istedim haha.

Türk televizyonlarında yayınlanan çok şeker yapımlardı bunlar. Keşke eski seslendirmeleriyle, sansürsüz yayınlansalar tekrar da, izlesek.

(Tatlı kaçıklar’daki “metres” kelimesini sansürleyen TGRT’ye buradan selam ederim. Evrim basamaklarında başarılar dilerim)

Sevgilerimle.
Hakan Şimşek, Ofis Ortamı Nisan 2009

Kısa bir aradan sonra

•Mart 16, 2009 • Yorum Yapın

…tekrar beraberiz. Buyursunlar.

İş yoğunluğu, üşengeçlik ve sair sebeplerden dolayı yazılarımı geciktirdim. Baktım tepki almıyorum, takipçim yok, iyice salladım. Neyse efendim, dönüşüm muhteşem olmasa da, oldu. Bu da bir şey!

Uzun süre antipati beslediğim Mor ve Ötesi’nin Büyük Düşler albümünü dinledim baştan sona. Gerçekten şuna kanaat getirdim. Hem kayıtları açısından, hem besteleri açısından çok şahane bir albüm olmuş. Tebrik ediyorum, zevkle dinliyorum.

Hoppa müdür çağırıyor… Bekle okur, geliyorum hemen.

Türk Telekom ile 20 Günüm

•Şubat 23, 2009 • 6 Yorumlar

Başlık biraz da saygıdeğer Bernar Nahum‘un “Koç’ta 44 yılım” isimli kitabını anımsattı. Olsun değiştirmiyorum.

Bilen bilir, bilişim ve iletişim üzerine işler yapan bir firmada çalışıyorum. Dolayısıyla Türk Telekom ile bir çok işimiz oluyor. Telefonda ve telekom müdürlüklerinde saatlerimizi harcıyoruz. Sağolsun bir çok arkadaş çok yardımcı oluyorlar. Öyle ya da böyle işimiz görülüyor. Ama Türk Telekom ile çalışıyor olmak gerçekten sabır isteyen bir iş. Anlatayım…

Bir müşterimize noktadan noktaya G.Shdsl devre bağlamamız gerekiyor. Devrenin açıldığı bilgisini Türk Telekom’dan aldık. VLAN tanımları yapıldı. Ben de yüklendim çantamı, kablomu, gittim. Her şeyi hallettim, çıkıp apartmandaki telefon kutusuna iç şebekeyi bağlamak kaldı. Ben de bağladım, olmadı. Söktüm bir daha bağladım, olmadı.

Kabloyu değiştirdim, bağladım, olmadı. Çalışan başka bir devrenin kablosunu söküp denedim olmadı.

Olmadı sevgili okur. Akşam oldu, Güngören’deyim. Soğuktan kısır kalmak üzereyim. O derece bir soğuk var. Ceviz çatlatan soğuğu var Güngören’de o gün. Olmadı arkadaş. Bağlayamadık devreyi. Patron da kesin emir vermiş. X Mağazalarının işi bitmezse ofise gelme demiş. Ulan bağlayamıyorum devreyi?!

Tabii bu kadar şeyi denerken insanın aklına elindeki değerler de geliyor, düşünüyorsun. Telekom ne dedi? Devre açık dedi. Peki.. VLAN yapıldı mı? Yapıldı. Ona da peki. Daha bir sürü değer.. Hepsini düşündüm. Gerekli yerleri aradım. Türk Telekom çağrı merkezi görevlileriyle telefon arkadaşı olduk. Ama devre çalışmıyor!?

Neyse sevgili okur uzatmayalım. Bu böyle 15 gün falan sürdü. Arıyoruz, gidiyoruz, elektrikçi götürüyoruz, yeniden kablolar çektiriyoruz, olmuyor! Patron tepemde. “Hallet” diyor. “Halledeceğim diyorum. Hayır yani ben Mecidiyeköy’den Güngören’e gidiyorum bir de. Anasının şeyi kadar yol. Şey çok göreceli oldu. Türk Telekom’u aradım. Bana bilmemnerenin bilmemne müdürlüğünün numarasını verdiler. Orayı aradım, “biz bakmıyoruz” diyerek bilmemne dairesinin numarasını verdiler aradım, “haa onun için şurayı arayacaksın” dediler orayı da aradım…

Sevgili okur şimdi dikkat. En son aldığım numarayı aradım. Ve bu numarayı bana veren, Türkiye’de tekel haline gelmiş, bilişim ve iletişim şirketi Türk Telekom’u temsilen telefona çıkan bir insandır. Aradım o numarayı. Ortaya çıkan diyalogu aynen aktarıyorum.

Ben: İyi günler, ismim Hakan Şimşek, bir G.Shdsl devre için arıza kaydı bırakmak için aramıştım.
TT : Nasıl?
Ben: G.Shdsl devre için arıza kaydı bırakmak istiyorum, numaranızı bilmemne telekom dairesinden aldım.
*Cizzziiuuuuuuurrrrrrr*
TT: Pardon, pardon bir saniye..
*Ehmeeet! Ehmet gel bir telefona bak.. Arıza bırakmak için aramışlar.*
*Ne arızası lan?*
*Bilmiyorum bak açık telefon.*
*Vuiiiijiiyuuzzzztt*
TT : Alö?
Ben: İyi günler beyefendi bir G.Shdsl devre için arıza kaydı bırakmak için aramıştım. Devre numarası..
*riijjjzzzzooğaaerrrrzzzjjjttt*
TT : Siz nereyi aradınız beyefendi?
Ben: Türk Telekom bilmemne bölgesi bilmemne dairesi değil mi orası?
TT : Yok arkadaşım burası Torrik Alüminyum Doğrama.
Ben: A.. anlayamadım?
AD : Yanlış numara arkadaşım.
Ben: P-pardon.. çok pardon. Kolay gelsin size.
*Reaaooooozzzzztttt* (meğer bunlar atölyeden gelen testere sesleriymiş ya lan okur?)
*tıkırt* (Telefonu yüzüme kapattı)

Ben: ANANIAVRADINIBACINIKARINIKIZINIBABANIDAYINI…
*10 dakika sessizlik*

Rakam hafızam çok zayıftır. O yüzden, IP adresi olsun, telefon numarası olsun işime yarayacak her numarayı hemen not defterime yazarım. Telefonu kapattıktan sonra not defterime baktım, telefonun ekranındaki numaraya baktım. Yanlış çevirdim kesin diye düşündüm. Baktım numara da doğru. Delirmenin eşiğinden döndüm sevgili okur.

Ama o küfür bizim uçak hangarı genişliğinde ve asla ısınmayan ofisimizde çok güzel yankılandı. Sanırsın ki spring reverb.

Bu olaylar olurken, bir yandan da arıza kayıtları bırakıyoruz Türk Telekom’a. Çünkü başka türlü iş yapmıyor adamlar. Normaldir, şirket politikasıdır. Ama daha komik olan, bana dönüş yapabilsinler diye cep telefonu numaramı bırakıyorum. Aramadıkları gibi bir de arıza kaydımı siliyorlar. Sebebini sorunca da “Size cepten ulaşamadık” diyorlar.

Yahu arkadaşım, bana cepten ulaşamamış olman, benim arızamın giderildiği manasına mı geliyor? Kaldı ki, aramadılar. Bunu Kim Aramış? mesajlarına dayanarak söylemiyorum. Ben bu acı tecrübeleri yaşadıktan sonra öğrendim ki, Türk Telekom sabit numaralar dışında numaraları aramıyor! Bir de bana yalan söylüyorlar, özürleri kabahatlerinden beter.

Sonunda kalktım ilgili Türk Telekom Bölge Müdürlüğü’ne gittim. Teknik Müdür ile görüşmek istediğimi söyledim, gittim yanına adamın. 20 gün boyunca tüm uğraşımı anlattım. Bana verilen, aradığım telefon numaralarını, görüştüğüm insanların söylediklerini, bıraktığım arıza kayıtlarını, sahada bizzat yaptığım testleri bir bir anlattım. Adam bakışlarımdan ağlamak üzere olduğumu anlamış olacak ki, hemen devre numarasını istedi. Günlerden Cuma idi. Pazartesi günü bu işi bitirteceğini söyledi.

Pazartesi günü ekip gelmedi. Aradık, sorduk, çağırdık Çarşamba günü getirtebildik. Onlar da işi yapamadı. Teknik bir takım problemlerden bahsettiler, kablo ekibinin gelmesi gerektiğini söylediler ve gittiler. Kablo ekibinin gelmesi de 5 günü buldu. Biz bunu 1 hafta sonra farkettik tabii. Neden diyeceksin sevgili okur. Söyleyeyim.

Kablo ekibi gelip işini görmüş. Ellerinde adres ve ayrıntı olduğu halde hemen bitişiklerindeki mağazaya bir bilgi bırakmaya erinmişler. Yine her türlü iletişim bilgisini vermemize rağmen bizi de arayamamışlar.

Uzun lafın kısası bu işi bitirdik. Ama öyle, ama böyle bitti bu iş. İşin bittiği gün göğsümü gere gere patronun odasına girdim. Olan biteni anlattım. Sağolsun hak verdi, tecrübelerini paylaştı ve tabii ki hafif cilaladı ve parlattı.

Türk Telekom ile böyle 20 gün geçirdim.

Unutmadan söyleyeyim; herhangi bir web sitesini kapatmakta 15 dakika bile gecikmeyen Türk Telekom ile yazıda adı geçen Türk Telekom; aynı şirketlerdir.

Bu ok hepimize girecek.

Sevgilerimi sunuyorum,

Hakan Şimşek, Ofis Şubat 2009

Çocuklukta kalan hayal kırıklıkları

•Şubat 16, 2009 • Yorum Yapın

Çok değişik, çok dramatik bir konu bu aslında. Hep yazmak istedim bir yerlerde, doğru yeri bulamadım. Kısmet burayaymış.

90′lı yıllarda, benim çocukluk zamanımda, her 10 çocuktan 1′i gibi benim de Almanya’da akrabam vardı. Ben de sürekli oyuncak falan isterdim. Uzaktan kumandalı araba sevdamı bilmeyen yoktu. Ama alenen söyleyemezdim halama tabii ki. İlla ki kulağına gider diye bekledim durdum. Senelerce bekledim ama.

Günlerden bir gün, Yalova’daki evimizde anneannemle beraber, annem ile babamın İstanbul’dan dönüşünü bekliyorum. Bir baktım iki araba yanaştı bahçeye. İçinden halam indi. Nasıl sıkıntılı, nasıl boktan bir yaz günüydü anlatamam. Halam resmen moral aşısı oldu bana. Sırf geldiğini görmek yetmişti. Çok severdi beni, ben de onu çok severdim. Sonra seneler çok şeyi değiştirdi. Ama konu bu değil.

Halam tabii ki çikolatalar, şekerler getirmişti. Hepsini yemek istiyordum ama araya annem girdi tabii ki. İki tane de kutu verdiler bana. O zamana kadar sürekli oyuncak tırlar, şehir temizlik araçları, spor arabalar getiren halam iki tane kutu verdi bana. O coşkuyu ben hiç unutamıyorum. Birinin üzerinde kırmızı bir Ferrari F430 diğerinin üzerinde ise siyah bir Lamborghini Diablo SV vardı. Yani bir düşünsene okur; uzaktan kumandalı araba için köpek olurken eline verilen şu iki kutuyu bir düşün! Tabii ki ben üzerindeki resimleri görür görmez açtım kutuları. Nasıl bir his olduğunu hala tam olarak anlatamıyorum. Yani çok değişik bir şeydi o. İlkokul aşkına açılamadan başka okula nakil olması gibi. Yani bir anda uzaklaştı benim uzaktan kumandalı arabalar benden.

Kutuyu açtığımda Ferrari de Lamborghini de paramparçaydı. Allah’ım ağlasam mı gülsem mi? Herhalde ilk çocukluk travmam oydu benim. Milletin anası babası vefat ediyor. Benim taktığıma bak değil mi? Ama öyle değil işte. Evet Ferrari de Lamborghini de paramparçaydı ama bu zaten bu oyuncağın doğasında vardı. Benim, bu iki süpersonik spor arabayı görmem yetmişti hayal gücümü çalıştırmam için. Bunlar uzaktan kumandalı arabalar değil, 500 parçalı birer puzzle idi.

Çok değişik bir histi bu. Yani neredeyse ağlamanın eşiğine geldiğimi hatırlarım. İnsan böyle bir şeyi anasına babasına da açamıyor ki; “oğlum koca adam oldun böyle şeyleri layık görmüş halan sana” desinler.

Oturdum bir iki uğraştım. Hatta puzzle’ı bitirince o arabanın biraz yürüyeceğine hiç olmazsa bari bir motor sesi çıkaracağına bile inceden inanmıyor değildim. Çocuk aklı çok değişik. Bence bugün bir çocuğun oyuncağından beklentilerini bir kenara not etsek, en orijinal oyucakları üretebiliriz. Sen düşünsene bitince farları yanan, motor sesi çıkaran araba puzzle’ını bir?

Baktım olacak gibi değil, yapamıyorum. Koydum kutusuna kaldırdım ikisini de. Seneler sonra bir komşu çocuğuna verilmiştir. Böyle bir alışkanlık vardı bizim ailede. Bir oyuncakla 1 seneden fazla oynamadığım gözlenirse direk giderdi komşu çocuğuna. Lan bir durun ben ona çocukluk travmamı bağlamışım. 35 yaşına gelince sarılıp ağlamak isterim belki değil mi?

Bir çocuğun hayalgücü çok yüksek. Dolayısıyla beklentisi yüksek. İnsan en çok kendi beklentisinin fıs çıkmasına üzülür. Çocuk o kutunun içindeki o uzaktan kumandalı arabayı kendisi yaratır. Bulamayınca da sataşacak yer bulamaz. Kimseye sataşamayınca da kendini aptal hisseder.

Aslında insan en kolay kendini üzer.

Sevgiler,

Hakan Şimşek, Psikanaliz Seansı Şubat 2009

Recep İvedik 2

•Şubat 16, 2009 • Yorum Yapın

Haftasonu Berna’mla beraber sinemaya gittik. Recep İvedik 2′yi izleyeceğiz. Uzatmayayım; gittik, oturduk, izledik, ben gişe görevlisi arkadaşı paramı geri vermesi yönünde uyardım, dinlemedi ağzına vurdum. Şaka lan dur.

Hayatımda hiç bir filmde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Ben ki 16 yaşımda Vidocq gibi bir filmi seyretmiş ve sıkılmamış insanım, Recep İvedik 2 benim yaşama sevincimi aldı resmen.

İlk film çok ağır eleştirildi. Hatta eleştirilmedi, ilk film resmen itin makatına sokuldu ve hala çıkarılmadı. Ne hınçmış arkadaş. Adamı afaroz ettiler neredeyse. Ben ilk filme anıra anıra güldüm. Çok beğendim, DVD’sini de alıp koyacağım koleksiyonuma. Ama Şahan Gökbakar ikinci filmde öyle bir iş çıkartmış ki, canımı teslim edecektim artık.

İlk Recep İvedik filmi için “hikaye yok”, “skeç gibi”, “çok seviyesiz” diyenler oldu. Çok sert giriştiler ilk filme. Çok üzüldüm. “Sanat değil bu” diyenler oldu. Ulan sanki ananınkinden 35 x 50 resim kağıdıyla doğdun, itoğlu it. Sanat değilmiş. Adam komedi film yapmış. Komedi, drama sanatının en bilinir türüdür. Drama da teatral sanatların en bilinen türüdür. İyi yapılır, kötü yapılır orası seni ne ilgilendirir. Sen kimsin ki “Sanat değil bu” diyorsun? Kaç senelik sanatçısın? Sanatı nasıl tanımlıyorsun sen?

İnsanlarda bir refleks oluştu. Birileri insanları güldürebilecek kadar zeka sahibiyse hemen üzerine çullanıyoruz. “Sen kimsin ki bendene zeki olacaksın ulan” dercesine vuruyoruz adama. Yahu yapmayın. Tamam siz de zekisiniz, siz de komiksiniz. Burada emek var, para var, ter var. Bu kadar saygısızlık neden?

Recep İvedik 2 filmini ben beğenmedim. Sanat vardır, yoktur tartışacak birikimim yok. Ama komik değildi. Hikaye bütünlük arzetmedi dolayısıyla konsantre olamadık. Ha hiç mi gülmedim? Hayır güldüm tabii. İki üç esprisine bastım kahkahayı. Ama yetmedi, beklentimiz daha yüksekti. Öyle gümbür gümbür giderken birden bire yavaşladı ve durdu film. Filmi izleyenler bir sonraki paragrafı okumasınlar.

Böyle bir komedi filmi için, finaldeki hüzün sahnesi çok ağır oldu. Çok güzel kotarılmış bir sahneydi. Gözlerim doldu resmen, tamam. Ama çok büyük kontrast oldu. Neyin içinde ne olduğunu şaşırdık. Tek başına çok güzel bir sahneydi. Güzel bir de müzikle desteklenmişti. Ama yetmedi.

Sonuç itibariyle, ilk filmi izleyen biri olarak ben beğenemedim. Belki beklentimi yüksek tuttum, umduğumu bulamayınca hayal kırıklığına uğradım bilemiyorum. Ama beklediğim kadar gülemedim. Yine de yapanın eline sağlık.

Sevgiler, saygılar.

Hakan Şimşek, Ofis Ortamı Şubat 2009

Türkiye’de internet gerçeği

•Şubat 9, 2009 • Yorum Yapın

“…1998 – ‘99 yıllarıydı. O zaman internet mucizesi mahallemize yeni gelmiş. Herkesin ağzındaki ortak kelime o aralar internet. Mahallemize gelmiş dediysem, internet kafe olarak, umumi bir halde gelmiş. Yoksa bizim sokakta hala internet yoktu. İnternet kafeye ilk gidişimi hiç unutamam. Her yer bilgisayar dolu. Biz o zaman bilgisayarı sadece VCD izlemek ve Fifa 99 oynamak için kullanıyoruz, o da bizim evde değil komşunun çocuğuyla kurduğumuz zoraki arkadaşlık sayesinde.
Neyse, ben ilk defa internet kafeye geldim. Oturdum bir bilgisayarın başına. Görevli arkadaş beni başka bir bilgisayara geçmem yönünde uyardı. Meğer o “DVD Bilgisayarı” imiş. Mahalledeki tek DVD Rom o bilgisayardaydı. Ne işe yaradığını hala bilmiyorduk.
Bak yine saptık konudan. Eninde sonunda ben bir bilgisayarın başına oturdum. Küçük, kare, üzerine damga ile bir numara basılmış, bilete benzer bir parça saman kağıt verdiler. Üzerinde başlangıç saatim yazıyor. Öyle heyecanlıyım ki, DVD Bilgisayarından, normal bilgisayara geçişimden kaynaklanan gecikmeyi hiç takmıyorum bile. Açıyorum bir internet Explorer, karşıma Altavista.com geliyor.
Geliyor da; niye geliyor? Bakıyorum sayfaya, “Search” diyor. Diyor da; niye diyor? Ne “search”ü?
Benimle beraber ilk defa gelen çocuklardan birini kesiyorum inceden. Bakıyorum o benden beter. O direk hipnotize olmuş. Salyası akıyor. Yanıma bir başkası yaklaşıyor “Fifa oynuyoz mu?” diyor.” Tabii” diyorum. Ne de olsa biraz tecrübem var. Oynuyoruz. Kazanıyorum, kaybediyorum. Ama hala internete giremedim.
Birkaç ay sonra mIRC denen dalgayı keşfediyoruz. Jargonunu öğreniyoruz bütün mahalle gençleri olarak. Slm, diye buluşuyor, nbr diye devam ediyoruz.
Yıllar geçiyor, çok değerli arkadaşlar ediniyoruz internet sayesinde. Bazılarıyla başka şehirlerde olmalarına rağmen görüşüyoruz. Bazılarımız internet fenomeni oluyor en özgün fikirleriyle. Youtube, Google, Myspace, Facebook derken, internet resmen alışkanlıkların bağlandığı bir ihtiyaç haline geliyor. O zaman daha rahatız tabii…”
Söylediklerini anlıyordum. Ancak inanamıyordum. Bu kadar geniş bir alana yayılmış bir kaynak nasıl olurdu da bu derece baskı altında ezilip kaybolabilirdi? Televizyon yoluyla evlere zorla giren şiddet, seks gibi unsurlar hala bu derece ortadayken, ben bu olanlara anlam veremiyordum. İnternet gibi, tamamen yönetilebilir, insanların iradesi doğrultusunda şekil alabilen bir kaynak nasıl olmuştu da böyle kolay yok edilebilmişti?

Ben tüm bunları düşünürken, bilgisayarın saatine baktım. Bugün, 21 Mayıs 2055 günü, babamın 70. yaş günüydü. Ona çok eski arkadaşı, e ticaret siteleri hazırlamaktan beraber hapis yattığı can yoldaşı Gürol amca ile bir hediye hazırladık. Zamanında günlük hayatlarını, akıllarına gelen her şeyi yayınlayabildikleri web sayfaları varmış. Seneler önce, yasakların geldiği dönemde Gürol amca bu sayfaların yedeklerini almış. Tabii sansürdü, eylemdi, hapisti derken aklına gelmemiş. Babama nasıl bir hediye alacağımızı sorunca hatırlamış. Hemen kaliteli kağıda baskılarını alıp, tanıdık bir ciltçide kitap haline getirttik. Çok güzel bir hediye olmuştu gerçekten. Başlığını da Gürol amca atmıştı kitabın kapağına. “Hayret bir olgu! Hakan Şimşek”
Babam sözüne devam ederken, Gürol amca lafa karıştı…
“Baban da o zaman müzikle falan uğraşıyor, en güvendiği kaynak da internet. Hem bir sürü teknik öğreniyor, hem de şarkılarını paylaşacak bir yer buluyor. Çok büyük avantajdı o zaman böyle şeyler. YouTube’da bir sürü videosu vardı babanın. Canlı müzik yaptığı kafelerde çekilmiş. O zaman tabii sansür yok, belli bir zümre oluştu babanı tanıyan.”
“O kadar da değil be kanka…” diye karıştı babam söze. “Kanka” zamanının moda sözlerinden biriydi. Kankardeşin kısaltması diye bilinirmiş. İyi arkadaşlar birbirlerini böyle çağırırmış. O arada annem geldi. “Haydi” dedi, “pastayı keselim artık.”
Babam masaya doğru geldi, iki kolunu Gürol amca ve annemin omuzlarına attı, gülümsediler, ben de fotoğraflarını çektim. Gürol amca anneme seslendi, “Berna, bir de sen çek şöyle bizi, üç delikanlı”.
Annem hediyesini verdi. Yine çok manidar bir hediyeydi. Bir Oscar heykeliydi bu. Üzerinde 40. Yıl Başarı Ödülü yazıyordu. Aynı zamanda bu yıl evliliklerinin 40. yılıydı.
Sıra geldi bize. Gürol amca ile beraber hediyemizi verdik. Babam kitabın kapağına bakınca, gözlerinin içi güldü. O web sitesinde senelerce yazmıştı. Annem ile evlendikleri zamanki fotoğrafları bile koymuştu. Şimdi o sayfaları gözünün önünde görünce, duygulanmıştı. Gözünden bir damla yaş süzüldü.

“O zamanlar…” dedi, “…özgür olduğumuzu sanıyorduk ama değildik. Şimdi öyle olmadığımızın farkındayız. Bu çok daha acı.”

Hikayemi buraya kadar sıkılmadan okuduğunuz için teşekkür ederim. Eğer sıkılıp sonunu okumak için bu satırlara bakıyorsanız, teessüf ederim.
Dokunmak istediğim konu çok açık. Bunu böyle bir hikaye ile yazmamın altında bir çok sebep yatıyor. Berna’mla 40 seneyi aşan bir evlilik yapmak istediğim de bunlardan biridir mesela. Eheh…
Türkiye’de internetin sansürlenmesinden yola çıkarak 2055 yılına gittim. Oradan bir fotoğraf çektim ve size gösterdim. “Amacın ne yabancı?” diyecek olursanız, şunu söylerim; bir internet sayfasına giremediğinizde, internetiniz kesildiğinde, bir internet sayfası bazı sebeplerden kapatıldığında ve bu sebepler sizin değil, başkalarının marifeti olduğunda, sesinizi çıkartın!
Bugün YouTube’a ulaşamayan herkes bu işi kotarmanın alternatif yollarını buluyor. Peki bu bir sonraki sayfanın kapanmasını engelliyor mu? Hayır! “Banane” demenin bedeli, benim yukarıda çizdiğim 2055 yılı Türkiye’de internet gerçeği isimli nadide tablodur. İnternetiniz kesildiğinde arayın servis sağlayıcınızı, bağırın. Gerekirse dava edin. Ama önce imza ettiğiniz sözleşmeyi okuyun.
Bir sayfaya erişim engellenirse, sesinizi çıkartın. Alternatif yollar uydurmayın. O siteye erişmek için değil, o yasağı kaldırtmak için çalışın. Ama önce kapanma sebebini okuyun.
Boşu boşuna sağda solda anarşistlik yapmayın. Kendi hıncınızı bir başkasının sorumlu olduğu bir web sitesinde çıkartmayın. Başkalarının sorumluluğunu taşıdığı yerlerde bol keseden atmayın ki, bunun cezasını onlar ödemesinler. Gerekirse en sert eleştirmen olun. Ama önce site kurallarını okuyun.
Kısacası; internet gibi dibi olmayan bir denize, eğer çok cesaretiniz varsa, babanızın sırtında değil, kendi ayaklarınızın üzerinde dalın (çivileme). Ama interneti takip edilemeyecek kadar da büyük sanmayın. Sıçıp sıvayıp 50 yıl sonra interneti e-devletten başka bir şey için kullanamayan bir toplum olmayalım.

Saygılarımı sunar, sevgilerimi iletirim.

Hakan Şimşek, Göztepe Sapağı Şubat 2009

Sigarayı bırakmak üzerine

•Şubat 5, 2009 • Yorum Yapın
Mesaj kaygılı...

Mesaj kaygılı...

Sigara, insanlığa bulaşmış en büyük illettir. Ben bunu 2 ay önce, sigarayı bırakmadığım zamanlar da söylüyordum. Hala da söylerim. Bir toplum hem sağlığını hem de ekonomisini, kendi isteğiyle bu derece bozabiliyorsa, sigara gerçekten çok gizemli bir silah gibi görülebilir.

Efendim bundan 2 – 3 ay kadar evvel, Berna’m ile bir restoranda oturmuşuz, yemeğimizi yiyor, sohbet ediyoruz. Ben de Berna’mın dengesiz besleniyor olmasından şikayetçiyim. Ona bir dizi kurallar koymaya çalışıyorum, ama yemiyor.
Her gün bir salata ya da bir çorba içmesini istedim, yemedi. Bunun karşılığında benim de bir şey yapmam gerekiyordu. Şimdi ben de tutup “Tamam ben de bir salata yiyeyim” desem, Berna’m bu stratejik hareketi asla yemez. Tuttu bana, “Sigarayı bırak o zaman” dedi. Ben de “tamam al paketimi” dedim.

Ben bunu hangi gazla, hangi kimyayla, hangi metabolik düzenle söylediysem, ki hala inanamıyorum. O yasak bana -çok afedersiniz- girdi. (Haşırttheblackboard)
Hala şaşırırım, bana sigarayı bırakmam teklif edildi ve ilk anda “tamam” dedim. Yani sevgili okur, ben sabahları kalkar kalkmaz ilk iş sigarasını yakıp kahvesini yapan bir insandım. Gürol kardeşim anlatmıştı. Sizinle de paylaşayım istiyorum; sabah kalkıp ilk iş sigara yakan insan, 1. derece bağımlı olarak nitelendiriliyormuş.
Şimdi ben 2 aydır sigara içmiyorum ya. Bunun ilk 1 ayı inanılmaz zor geçti. 2. ay biraz daha inanılır bir zorlukta geçti.

Sanırım 3. aya girdik. Artık komple inanıyorum ki; bu zor bir işmiş.

Sigarayı bırakmaya çalıştığınızda neler oluyor biliyor musun canım okur?
1- Geceleri yatağa uzanıp film izlemeye bir ara veriyorsun. Çünkü genellikle film sırasında bir sigara tellendiresin geliyor. Yakamayınca, sinirlerin bozuluyor.
2- Eğer çalıştığın ofiste insanlar sigara içiyorsa, ara sıra “mnskm şerefszlr mnkym..” diye derinden derinden hatim indiriyorsun, sinirlerin bozuluyor.
3- Kraker, kuruyemiş, meyve derken, 100 kiloya yaklaşıyorsun. Çünkü nasıl çok acıkınca açlık bastırmak için sigara içtiysen, canın sigara istediği ve içemedin zaman da mütemadiyen yiyorsun. Bildiğin “şişman” olmaya kararlı adımlar atıyorsun. Sinirlerin bozuluyor.
4- Bırakma sürecinde bazen iradene yeniliyor, bir sigara yakıyorsun. Berna’m beni 1 sigara içmek için izin istediğimde 1.5 saat yalvartmıştı mesela. Sigarayı yakıp içiyorsun. Ağzın çamur gibi oluyor. “Ulan bu bok için mi kendime saygımı yitiriyorum ben, dünya ne kadar kötü bir yer mngtnskm…” diye düşünüyorsun, sinirlerin bozuluyor.

Şimdi, bir çok eylemi, sigara içerken gerçekleştirmeye alıştığımız için, o eylemlerden bir süreliğine feragat ediyor olmak, bazen insana koyuyor. Bunların en yaygını, kahve içmek. Ben bir süre kahve içemedim sevgili okur. Sırf canım sigara istiyor diye, kahve içmedim.
İşte böyle yok “sinirim bozuluyor” yok “yetti canıma” derken, ben sigarayı, hiç bir derneğin ya da pilli bir cihazın yardımı olmaksızın bıraktım. Kimi insanlar dernek yardımlarına ihtiyaç duyabilirler. Eğer böyle bir hissiniz var lütfen dernekleri para tuzağı olarak değerlendirmeyin, beni sinirlendirmeyin, adı üzerinde dernek. Ben böylece güzel bir hayata yelken açtım. Hayatımda ilk defa sigarayı bırakmanın bir faydasını bu kadar çabuk gördüm. Her sabah “ınkh mınkh” diye çıktığım yokuşu bir panter çevikliğiyle çıkar oldum ki; bu 1 ayda gerçekleşti.

Hepinize sigaradan ve zarar verdiği iddia edilen spermlerden uzak, mutlu bir hayat diliyorum.

Sevgilerim ve saygılarım yan yana.

Hakan Şimşek, İzmit Şubat 2009

Hayırlı Olsun’a gelmek…

•Şubat 4, 2009 • Yorum Yapın

Türk milleti olarak böyle bir adetimiz var. Ben çok severim hayırlı olsun’a gelen komşuyu, akrabayı. Hayırlı olsun’a gitmeyi de çok severim.

Sebebi çok açık. Örneğin; Kudret teyzenin oğlu askerden gelmiş, hayırlı olsuna gidilir. Sebep Kudret teyzeyi ve ailesini bir parça da olsa sevindirmektir. Delikanlının halini hatrın sormaktır. Onların yanında olduğunu hatırlatmaktır. Bir güzel motivasyon var bu işin içinde. Şimdi eylemi yeterince açıkladık…

Hayırlı olsun’a bir de yeni komşularınız gelir. Bir yere taşındığınız zaman, alttan üstten insanlar gelir “merhaba” der. Selamlaşır tanışırsınız. Onlar gelenleri merak ederler gelir güler yüz gösterirler, siz de ortama kabul edilmek ister güler yüz gösterirsiniz. Böyle gösterişli bir durum. Komşular genellikle böyle tanışır.

Bir de hayırlı olsun’a gelmenin eski şekli vardı ki, ben en çok o şeklini sevdim. En büyük samimiyeti onda buldum. Eskiden alttan üstten teyzeler, yeni komşuları taşınırken görünce, aralarında hemen bir zirve yaparlar, biri kek biri börek biri çay yetiştirirdi. Zaten taşınma telaşı, evin hanımı bir de yemekle uğraşmasın diye. Benim hayatımda içtiğim en güzel çay o çaydı. En güzel börek o börekti. Kekten yemedim.

Yani herhalde komşuluk adetinin en güzel yanıydı bu. Ya da benim yetiştiğim dönemdeki komşuluğun diyelim.

Şimdi ben geçtiğimiz Aralık ayının sonlarına doğru, eski yuvam olan Mecidiyeköy’e tekrar taşındım. Çok sevdiğim bir yer Mecidiyeköy. Arkadaşlarım burada, çok hatıram var falan. Dolayısıyla çok mutluyum ben de tekrar eski çöplüğümde olmaktan.

Efendim taşındık, yerleştik vesaire derken bana bir gün bir manyaklık geldi. Odayı komple sildim, süpürdüm. Nasıl özeniyorum ama. Gündelik temizlik işi yapan bayanlardan tek farkım, başımda o an yemeni değil de fötr şapkamın olması. Nevresimleri değiştirdim, camları sildim, toz aldım derken akşam oldu tabii. Ama oda bildiğin saray oldu öyle muameleyi görünce. Evin diğer odalarını bok götürüyor olsa da umurumda değil, çünkü ben bencilim.

Neyse, akşam vakti de açtım camları geçtim mutfağa, o zaman sigarayı bırakmamıştım. Yaktım bir sigara, bir de kahve yaptım keyif yapıyorum. Keyif bitti, kalktım odama geçtim ki ne göreyim?

İki sokak kedisi kardeşimiz odama girmişler, biri bir yastığın üzerine öteki de çekyatın üzerine oturmuş. Odaya girince biri kaçtı gitti. Ev zemin kat. Pencere direk sokağa bakıyor. İkinci kedi, benim yastığımın üzerinde oturan kedi yerinden oynamadı sevgili okur.

Öyle bir bakış attı ki bana o kedi; resmen dondum kaldım. Adeta “Mahalleye hoş geldin genç” bakışı attı bana o kedi. Ömrümden ömür aldı o kedi. Resmen mahallenin iki kedisi bana hayırlı olsun’a gelmiş. Biri de insanlık dersi verdi öyle gitti. Sokağın memur emeklisi yaşlı amcası bakışıyla bu kedi, benim hayatımda gördüğüm en ilginç canlıdır. O kadar Discovery Channel seyretmiş olmama rağmen.

Sevgi, saygı, bilimum pozitif olgular sizinle olsun.

Hakan Şimşek, Samanyolu Galaksisi 2009 Februarius

Senin Allah’ın yok mu?

•Şubat 4, 2009 • Yorum Yapın

Sezen Aksu, maneviyat olarak o kadar büyük bir insan ki; insanı boks maçı izlerken bile bile duygulandırabilir.

Dün gece annemle bir yandan Berna’mın anneme hediye ettiği Sezen Aksu cd’sini dinliyor bir yandan da tavla oynuyorduk. Bir sürü Sezen Aksu şarkısı çaldı. Ama ben aralarından en çok birine kulak kabarttım. 1996 yılında, Levent Yüksel’in 2. albümü’nden (albümün adı bu sevgili okur, “niye apostorof?” diye düşünme) bir şarkıdır bu.

“Zalim”

Öylesine bir şarkı ki Zalim, insanın içine işliyor. Yani neredeyse aşk acısı çekmek istiyorsun. Çünkü aşık o kadar güzel tasvir ediyor ki şarkı boyunca sevdiğini, “Ben de bu derece duygu insanı olmalıydım, biri beni yontmalı lan artık” diye düşünmeden edemiyorsun.

“Ten beyaz, saç kızıl güller, kahkahasında bülbüller.”

Eserin bestesini Türkmen sanatçı Eldar Mansurov yapmış, sözlerini ise Sezen Aksu yazmış. Gerçekten inanılmaz bir eser. Klibi de insanın 13 sene önceki duruşuna, modasına göre aslında gayet güzel bir klipti. Şimdi “kıro” diyorlar, ona da anlam veremiyorum ya, neyse.

“Seyret perişan halimi, bende akşam olmakta.”

Şimdi durup dururken niye böyle bir yazı yazma gereği duyduğuma gelelim. Akşam Zalim’i Sezen Aksu’dan dinleyince, bir de Levent Yüksel’den dinleyebilseydik keşke diye düşündüm. Sabah ofise girdiğim anda Zalim çalmaya başladı radyoda. Çok sevindim. Oturdum böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Ayrıca yazarım, yazmam, tarla benim, katır benim sanane lan okur? Hayır tüketicisin diye böyle bir takım havalara girmenin bence bir manası yok. Senin Allah’ın yok mu?

Sevgiler, akabinde saygılar.

Hakan Şimşek, Ofis Ortamı 2009 Şubat

Ofisten bir enstantane

•Şubat 2, 2009 • Yorum Yapın

Şu an bu yazıyı yazdığım mekanda bulunsanız, bir fotoğraf çekseniz, yüzümdeki ifadeye mutlaka bir anlam veremeyeceksiniz.

Nedenini şöyle açıklayayım; siz hiç hayatınızda tüm mesai saatleri boyunca Aşkın frekansı SlowTürk dinlediniz mi? Yok hayır dinlemediniz. Dinlediyseniz de bu durumun farkında değildiniz.

Normalde pop müziği severim. Böyle aşklı, acılı, hasretli şarkıları da, yerine göre severim. Ama artık yetti be kardeşim. Yahu bir ofis ortamı düşün. Sabahtan akşama kadar 4 kere Gökhan Özen, 5 kere Rafet El Roman, 2 kere Serdar Ortaç, 3 kere Deniz Seki, 5 kere Yüksek Sadakat dinliyorsun. Hayır şimdi ben sanatçı isimlerini yazıyorum diye aldanmayın, aynı sanatçıların aynı şarkıları.

Bazen herhalde biri yanlış bir düğmeye mi basıyor, her n’oluyorsa, aradan bir Bertuğ Cemil – Yağmur çaldı. Neredeyse kalkıp masanın üstüne çıkıp eşlik edecektim şarkıya.

Hayır bu sanatçılara, eserlere ya da hayranlarına bir kastım da yok. Ama bu kadar üstüste olmuyor be kardeşim. Yani sevgili “Seni seviyorum” der mesela gözlerine bakarak. Ne kadar hoşuna gider değil mi? Ha işte oturt manitanı karşına. Akşama kadar “Seni seviyorum” desin gözlerine bakarak. 3. saatin sonunda delirmezsen adam değilim.

Yeter abi, Aşkın frekansı SlowTürk’te çalışan arkadaşlara sesleniyorum. Lütfen şarkı listesini haftalık belirlemeyin abi.

Vallahi atarım radyoyu camdan, rezil olursunuz.

Tüm bunlara rağmen sevgi ve saygılarımla,

Hakan Şimşek, Dolapdere 2009 Şubat